Ermeni Teciri; Osmanlı Şehirleri ve İskan Politikaları Açısından Değerlendirilmesi

Osmanlı Devleti 1299 yılında kurulduğundan itibaren islam geleneklerine bağlı kalarak fetih politikasını cihat üzerine temellendirmiş ve diğer Türk beylikleri ile mücadeleye ilk etapta girmemiştir. Osmanlı Devletinin fetih politikasında uyguladığı iskan hareketleri de fethedilen topraklarda Türklüğün ve Müslümanlığın bu alanlarda yayılmasını sağlamış ve bu alanların devlet ile entegrasyonunu sağlamıştır. Devlet bu sayede halen Orta Asya’dan göç eden Türkmenleri de sorunsuz bir şekilde devlet topraklarında iskan etmiş oluyordu. Konar-Göçer halde yaşayan bu türkmenleri yerleşik hayata geçirerek işlenen toprak miktarını arttırmış, dolayısıyla üretim artmış Tımar sistemi sayesinde devlet herhangi bir ücret ödemeden ordusuna asker yetiştirmeye başlamıştır.

Klasik dönem sona erip devlet doğal sınırlarına ulaştığında, iskan politikası da sekteye uğramaya başlamış, kaybedilen topraklar ile dışardan içeriye doğru bir göç hareketi başlamıştır. İşte tam bu noktada Osmanlıda uygulanan iskan politikasının da şeklinin değiştiğini görebiliyoruz. Artık devlet kendi bölgesinde sorun çıkartan toplulukları başka yerlere yerleştiriyor bu sayede sukuneti sağlamaya çalışıyordu. Ermeni Meseleside bu iskan politakasının bir ürünüdür.

Ermeniler yüzyıllardır Kafkas bölgesinde yaşayan bir millettir, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ettikleri dönemde bu bölgede bir Ermeni Krallığının varlığı bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tebaa olmaktan ileriye gitmemiş olan Ermeniler Tanzimat ve Islahat Fermanları ile bir takım ayrıcalıklar kazanmışlardır. Ancak Millet-i Sadıka olarak bilinen Ermenilerin 1789 Fransız Devriminden etkilendikleri 19.yy dan itibaren net olarak görülmektedir.

 

19.yy ile birlikte Ermeniler zayıflayan Osmanlı idaresine karşı örgütlenmeye başlamış Hınçak ve Taşank Cemiyetlerini kurmuşlardır. 93 Harbi ve I. Dünya Savaşı sırasında Ermeniler Ruslar ile ortak hareket ettiği, Ermenilerin Türk Ordusuna içerde zorluk çıkartmak maksadı ile yol, kesme, baskın yapma ve lojistik engellemeler yaptıkları kaynaklar ile sabittir. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse günümüzde nasıl bütün kürtler PKK’lı değilse, o dönemlerde de bütün Ermenilerin bu tür eylemlerde bulunduğu söylenemez.

1915 yılında Doğu Cephesi Komutanı Enver Paşa’nın Dahiliye Nazırına yazdığı mektupta Van Gölü çevresindeki Ermenilerin örgütlenerek eylemlerde bulundukları, bu bölgedeki Ermenilerin ya Rusya’nın yaptığı gibi savaş sınırına gönderilemeleri (Rusya topraklarındaki Türk ve Müslümanları savaş sınırına göndererek insanları savaşın ortasında bırakmıştır) yada bu bölgeden organize olamayacakları başka bölgelere dağıtılmalarını istemiştir. Ancak Talat Paşa Hükümeti ilk seçeneği geri çevirmiş Osmanlı Devletinin tebaasına böyle bir şeyi reva göremeyeceğini belirtmiş, ancak Van gölü, Erzurum bölgeleri genişletilerek Adana ve çevreside bu tehcir edilecek alana dahil edilmiştir.

 

Tehcir bölgelerine gönderilmek üzere Sedaretten komisyonlar oluşturulmuş, komisyonun gönderilemediği alanlarda yerel memurlar vekil kılınmış, görevini aksatan veya yapmayan memurların en şiddetli şekilde cezalandırılıcakları bildirilmiştir. (Nihayetinde 3 kaymakamın görevi aksattığından mütevellit asılmıştır.) Ayrıca tehcir işlemi sırasında devlet objektif bir şekilde kendilerine yapılan saldırıları, günlük olayları kimlerin neden hastalandığı, neden öldüğünü tek tek not etmiş, tehcir edilen Ermenilerin taşınabilir mallarını güvenilir bir şekilde kendileri ile göndermiş, taşınamaz mallarını açık arttırma ile satarak paralarını bu insanlara göndermiş, tehcir edilen çiftçilere tohumluk, arsa verilmiş, tehcir edilen bu Ermenilerin yerine de Rus sınırından gelen Türkmenler yerleştirilmiştir. Bu kayıtların tamamı Murat Bardakçı’nın hazırladığı “Talat Paşanın Evrak-ı Metrukesi” isimli eserde bulabilirsiniz.

Tehcir meselesi bu kadar açık kaynaklar ile ortada iken, tehcirin 50. yılında iki Ermeni Papaz ( Biri NATO üyesi ABD etkisindeki Lübnan’da yaşayan, biri Varşova Paktı üyesi olan SSCB’de bulunan rahipler) tarafından yayınlanan bildiriler ile hortlatılmış ve Ermenilerin meşhur 4T’si ortaya atılmıştır. Buna göre Türkler düşman olarak görülmüş, Ararat (Ağrı Dağı) vaad edilmiş topraklar olarak gösterilmiş ve bu emellere ulaşmak için Tanıtma, Tanınma, Tazminat, Toprak sisteminin uygulanacağı belirtilmiştir. Ermenilerin bu olayı soykırım olarak dile getirmeleri ise soykırım kelimesinin anlamı ile ters düşmektedir.

 

Soykırım kelimesi dile getirildiğinde şüphesiz herkesin aklına Almanların Yahudi Soykırımı gelmektedir. Nazilerin toplama kampları ve ghettolar oluşturarak insanları sistemli bir şekilde kısırlaştırması savaşın ağırlaştığı dönemlerde daha da ileri giderek gaz odaları ve sabun fabrikaları kurduğu bilinmektedir. 90′lı yıllara gelindiğinde Sırpların Bosna’da yaptığı katliam ve Saddam Hüseyin’in Halepçe’deki Türkmen katliamı modern dönemin soykırımları arasındaki yerini almıştır. 2000′lı yıllara gelindiğinde ortaya atılan yeni bir terimde soykırımın yumuşatılmış hali olarak karşımıza çıkmaktadır, önceden tedbir sistemine göre büyük devletler güvencelerini tehdit edicek her hangi bir şey gördüğünde yok etme yetkilerini kendilerine vermiş ve soykırımı nazikçe yapmaya başlamıştır, Afganistan’da taşınan bir tabutun ABD uçakları tarafından roket atar zannedilerek insanların yok edilmesi bu önceden tedbir sisteminde yaşanmış örneklerden biridir, bu örnekler Rusların Çeçenistan’da, İsrail’in Filistinde yaptığı faaliyetler ile çoğaltılabilir.

Sonuç olarak, ekonomisinin %90′ı diaspoara sayesinde dönen, tek bir şirketi bulunan , Rusya dışında herhangi bir komşusu ile irtibatı bulunmayan Ermenistan’ın Ermeni Meselesi ile Türkiye’nin başına musallat olması II. Dünya Savaşında ülkemizin ABD ,SSCB ve İngilterinin istediği müttefik olmamasının bir sonucudur. 1965-83 yılları arasında başta bu ülkeler olmak üzere AB üyesi bir çok ülkede dahil olmak üzere Ermeni Terör Örgütü ASALA 30′a yakın Türk Diplomatını öldürmüş, 100′e yakınını yaralamış ve yine bu ülkelerde diaspora sayesinde bir çok soykırım anıtı dikilmiştir. Ancak enteresandır ki 1983 yılında PKK terör örgütünün ortaya çıkması ile ASALA’nın sesi soluğu kesilmilmiştir. Acaba neden ?!

 

Yayınlayan

Faik Köktemir

Küçükken sıklıkla nah çektiğim için bugün şehir plancısı oldum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir